ADA HİKAYELERİ I
O KAPIDAN SON ÇIKIŞIM
1960 Ankara’sında, soğuk bir kış günü Ümit Yaşar’ın yazdığı ‘Karanlık Deniz’ şiirini okudum geçenlerde. Sen düştün aklıma. Zaten bu zavallı aklım hep senin düşmeni bekler bedenimin en kuytu köşelerine. Şimdi Ankara’dayım. Seni, yalnız, çaresiz bırakıp sana bittiğini söyleyip geldiğim şehir. İkinci kalbimin yanına geldiğimi sanmıştım. Şimdi ne halde olduğumu görsen, gözlerin gözlerimi görse...
Ankara’da, güneşli bir günde, bir nisan gündüzünde üniversitenin çimenliklerine uzandım. Yorgun, bitkin bir halde altmışlarda Ümit Yaşar’ın yazdığı şiiri okudum. Kitabın adı ‘İki Kişiye bir Dünya’. Ben Karanlık Deniz şiirini okurken, çaresizliğin bir tokat gibi yüzümde patladığını hissettim. Hani boğazımız düğüm düğüm olurdu, yutkundum. Ama açık yerlerde gözyaşım görünsün istemem, ağlayamam bunları bilirsin nasıl açık yerlerde öpüşemiyorsam, ağlayamadım da...
Anımsarsın karanlık şiirlerini Ümit Yaşar’ın, antolojiden fal baktığımızda rastlardık. Ben okurken ellerin yüzümde gezinirdi. Belki de son sıcaklığıydı yüzümün, ellerinin. Şimdi sınıfınmdayım tek başıma, çocuklar yok, karşımda Rıfat Ilgaz’ın posteri ve altında ’Elim birine değsin, ısıtayım üşüdüyse, boşa gitmesim son sıcaklığım. Bizim son sıcaklığımızdı birbirimize dokunan ellerimiz.
Ümit Yaşar’ın yaşamını araştırıyorum bugünlerde, bir çalışma için, belki de biraz onu yaşıyorum. Geçenlerde bir fotoğrafını buldum, öyle mahçup öyle üzgün bir hali vardı ki uzun süre bakamadım fotoğrafa. Kendimi düşündüm ve seni, bir el yüreğime dokundu acı yeniden kendini gösterdi. Soğuk ve taşlaşmış bu bedende, bu acı daha ne kadar ve nereye kadar sürer...
İnanır mısın bilmem, yetmiş üç yılında Ümit Yaşar’ın oğlu Vedat kendini öldürüyor. Şiirleri okurken Ümit Yaşar’ın çığlıklarını duyabiliyorum, üşüyorum, ölümün soğuk yüzü geliyor aklıma, sen çaresizlik derdin buna, kaçış, isyan... Bu intihar belki de hala sır, hiç ipucu yok. Kaynakları araştırıyorum, çok az bilgi bunlar da çelişkili. Bazıları, eroin kullanmaktan, bazıları alkol onu bitirdi ve bilinmezliklerle dolu açıklamalar. Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun tek bir sözcük koca yaşam öyküsünü nasıl da özetliyor ‘bitti’. Ben adadan giderken, seni öylece bırakırken, her zamanki yerimize oturmuş, sigaramı yakmış ve kendime bağırmıştım ‘bitti’. Sen gözlerime bakamadın, Sadece ‘yapma’ diyebildin. Ölü yüzlere bürünmüştük. Döner misin, demedin bile, bana en kötü şeyi bırakma demiştin bir gün, umudu bana bırakma, onu da götür demiştin. Zaman zaman düşünüyorum da bu gidiş keşke yok oluş olsaydı. Vedat’ın yaptığı gibi, oysa bitti deyip, her sabah uyandığımda yokluğunu farketmek, beni her gün öldürüyor. İçim acımaya devam ediyor.
“Şimdi seni düşünüyorum biliyorsun,
Aklıma ellerin geliyor önce,
Yağmurlu bir gün hatırlıyorum,
Islanmış bir serçe kuşu hatırlıyorum,
Durup durup ölümü hatırlıyorum”
Anımsadın mı ? İlk mesajında “bazen çok üşüyorum” demiştin. Ve ardından Ahmet Arif yetişmişti imdadımıza. ‘Bilmezler nasıl sevdik birbirimizi, bilmezler nasıl aradık...’ Bütün bağlılıklarımızı yakmıştık. İlk gün kendimize kızmış, sonra günler ve koca ada bizim olmuştu, biz olmuştuk. Seni kimselerin haberinin olmadığı, adanın en kuytu yeri, gelincik tarlasına götürmüştüm. Sen bütün bezginliğinle gelincik yatağına yatıp, ben ilerde ütü yapmam demiştin. Deniz ütüsüz mavi çarşaf gibiydi, yapma, dedim.
“Alnıma bir ışık vuruyor karanlıkta
Sonra alabildiğine bir sessizlik başlıyor
Alabildiğine bir deniz
Alabildiğine kum,
İçim ürpetilerle dolu
Karanlık denizlerin ortasında
Seni düşünüyorum”
Bir gece bana yaklaşıp sen deniz olmayan yerde nefes alamazsın demiştin, Gitme diyemedin, ben de sana boğuluyorum burda diyemiyorum. Ankara’da sadece geceleri, ay varken gökyüzünde beni görebildiğini varsayıyorum. Sen aynanı göndermiştin gökyüzüne ve ben aynada seni görmüştüm ve arayıp bulmuştum seni. O gün ne martılar, ne de başıboş kediler engel olabilmişti bize.
“Hani denizin insanı deli eden maviliği
Nerde o güneş parıltıları nerde
Göremiyorum ama duyuyorum
Yaklaşan fırtına sen olmalısın
Bu rüzgar senin hayalin olmalı
Senin ümitlerin
Senin arzuların olmalı
Bütün karanlıklara razıyım
Yalnız uzaklarda çok uzaklarda
Bir gemici feneri yanmalı”
Ben uzaklarda bir deniz kenarında beni beklemediğini biliyorum. Ama geliyorum desem kollarını açacağını biliyorum. Çünkü mayıs geliyor, her yen sen kokacak, bahar kokacak kolların, bahar kokacak çiçeklerle bezenen bedenin. Şimdi arasam ‘trende misin’ diyeceksin.
“Şimdi bütün gün üstüme yağmur yağıyor
Bütün gece kar
Yalnızlığın tam ortasındayım artık
Yalnızlık kadar”
Evet gülüm, (ne çok severdin gülüm dememi) şimdi yanında koşan, yirmi dört yaşında genç yok artık. Ankara’da önceden terkedilmiş, başka zamanların, gemi kalıntısıyım. Keşfedilmeyi ya da kaptanın seyir defterinin bulunmasını istemiyorum. Zaten Ankara’da gemi aramak kimin aklına gelir... Bir kaçı öylesine dalıyor içime, küçük dokunuşlarda bulunuyor. Ama aradıkları gemi ben değilim. Ben senin limanından kendi isteğiyle demir almış, aldatan ve yarı yolda bırakan rüzgarlarla kucak açmış bir gemiydim. Eski limanıma ulaştığımda, mutluydum. Bizim adamızı bile düşünmüyordum. Ama benim eski limanım ‘git artık dedi’. Ağır ağır karanlık denize battım. Denizin canı acıdı mı, bilmiyorum.
Karanlık denizdeyim
“Bilsen nasıl üşüyorum
Al şu ellerimi ısıt biraz
Ya da al götür bu soğukları
Bu yağmurları
Görmüyor musun beni öldürecekler artık
Beni öldürecekler diyorum sana
Geçmiş gelecek bütün yıllarım
Bütün umutlarım senin olsun al
Beni bu karanlık denizlerde bırakma”
İlk mesajın geldi aklıma, ‘bazı geceler çok üşüyorum’. Şimdi ben üşüyorum bebeğim. Denizi bile olmayan bir memleketin karanlık denizlerinde ben üşüyorum. Ellerim soğuk... Ben adadan ayrılırken gözüme bakmadın ben sadece senin sessiz çığlıklarını duydum gecelerin içinde.
Yıllar önce bir kapı açılmıştı masmavi bir denizin ortasında,
Ben kendi isteğimle çıktım kapıdan,
Sen sımsıkı tutarken kalbimi, ben kendimi dışarı attım.
O mavi tahta kapı aklıma geliyor,
Dolunayın olduğu gecelerde, düşümde, mavi bir kapı açılıyor
Benim her adımımda kapı ağır ağır kapanıyor
Ve içeri giremiyorum
Kapının ardında sımsıcak ellerin olduğunu biliyorum
Ellerine dokunsam, yanacağımızı biliyorum
O mavi kapı...
Müjdat Ataman