Uyurken Sana Sözcükler Büyütüyorum 1

Sen uyurken seni izliyorum…

 

Yaklaşıyorum kokunu içime çekiyorum, yaşamın bütün sorunları senden gelen kokuyla dağılıyor. Sen kokmaya başlayan ben, yaşamı içime çekiyorum. Ve sen uyurken sana sözcükler büyütüyorum.

Seni beklemek uzun sürdü, küçücük bir karaltıdan kocaman bir parıltıya geçiş yaşamın en güzel bahara geçişiydi… Şimdi hep bahar, seninle her yer bahar. Mikado, denizin kızı, avuçların yaşam kokuyor ve biz seninle büyüyoruz…

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Baba’cık

Baba’cık

Elimizde kazandığımız misketimizle çakmak çakmak gözlerimizle babamıza sevincimizi göstermeye çalışırken, babamızın ellerimize bir kere alıcı gözle bakmadan,  görmeden ilk başarımızı, ellerini yıka da sofraya otur deyişiyle düştü avuçlarımızın içinden mutlu çocukluğumuz.  Bizim alev gözlerimiz söndü, masada çocuk gözlerimizle gördüğümüz dev bizi görmedi. O gün masada bizi görmeyen dev’e kendimizi göstermek için zıpladık da zıpladık. Ayaklarımızın altından yayılan acı, sol yanımızın sızısı olarak yerleşti bedenimize. Baba’cık en güzel hediyesini vermişti bize. Sen ne kadar zıplarsan zıpla asla dev gözlerinin içine bakmayacaktı…

Başka babalar, çıktı yaşamın yol ayrımlarında karşımıza. Oğlum diye seslendiler uzaktan. Kan bağı aramadık ve hemen zıplamaya başladık, zannettik ki işte bu sefer bize seslenen baba, dokunacak aradığımız mutlu çocukluğa. Hayat Bilgisi derslerine benzemiyordu yaşam, ilkbahardan sonra yaz gelmiyordu. Ne bilecektik ki uzaktan sesini duyduğumuz babamızın kendi çıkar istasyonunda bizi trenden arkadan iterek indireceğini… Çok acımadı, dizlerimiz sıyrıldı, dizlerimizin sıyrığı sol yanımızı sızlattı yine…        

Sol yanım sızlarken, baba’cık olmanın yol ayrımındayım. Onun gözünde dev olmamak için, yaşam boyu zıplamaması için küçülmem gerektiğini biliyorum. Bu yüzden bu aylarda yediklerime dikkat ediyorum. Güzel insanların bıraktığı an’lardan yiyorum. Acılarımı yıkayıp bir bir gizli bahçemin kenarına asıyorum. Yine koşmaya devam ediyorum ama bu sefer yaşamdan ben’li nefesler alıyorum. Babacık olmaya hazırlanıyorum. Ben’li nefesler sol yanımı rahatlatıyor. Bazen gizli bahçeme giriyorum, kuruyan acılarımı kaldırıp sandığın bir daha göremeyeceğim derinliklerine kaldırıyorum.

Ama biliyor musun baba’cık bazı acılar yıllardır kurumuyor…

Müjdat Ataman

Genel kategorisine gönderildi | 4 yorum

ŞIK’ıdım…

Şöyle kutsal, böyle emek verilen, önemli gün, büyük vazife, hepimizin borçlu olduğu kesim, söylemleriyle uyutulmuş, uyutturulmuş bir günü daha bitirmeden seslenmeli, ses içimize gömülmeden;

Neden öğretmenliği seçtiniz, puanım ona yetiyordu. Okulda ne yaptınız, kpssye ve adını unutmuş olduğum bir dizi harfli sınavlara çalıştım. Bizim tüm başarımız A,B,C,D,E içinde varolan doğruyu bulmaktı. Şıklarla geçen bir eğitim sistemi içinde, şıklarla yapılan bir ölçme sistemiyle, şıkıdım şıkıdım bir oyunun içindeyiz. Biz şıkıdım şıkıdım pistteyken, içimiz rahat çünkü bu arada öğrencilerimiz şüpheniz olmasın, kendiliğinden üretiyor, sorguluyor, araştırıyor…

Öğretmen yetiştiren kurumlar aslında sanatçı yetiştirdiğinin farkında değilse, öğretmen olarak atayacaklar bir bilgisayar tuşuna basmakla öğretmen seçiyorsa, öğretmen olacaklar tüm şık birikimleriyle göreve hazırsa,

Karanlık bir gelecek biçmeye devam ederiz.

Haydi şimdi bütün eller havaya…

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Seksenlerden Koyu Bir Türkiye Akşamüstüsü

 Pirinç bir yatak odanın pencereye bakan köşesinde, kışı çağrıştıran bir akşamüstü, bir ışık hüzmesi pencereden giren ve odaya yaşamın karanlık dönüşünü anımsatan. Silik yüzler odaya belirli aralıklarla girip çıkan. Bir köşede, mavisi solmuş piknik tüpün üstünde kaynatılan enjektör ve serum kokusu. Yer yer paslanmış pirinç yatağın üstünde kalın bir döşek, son günlerinde yaşamının dedem, alınan yavaş soluklar. Odada akan ağır ve hasta bir zaman, yokoluşa çalan kapılar. Tam ortasında odanın bir sini, üstünde bakır kaplarda yayla çorbası, sininin altında Tokat basması yer bezi. Bulutların başiıboş sürüklenişiyle yer değiştiren hüzmeleri, bir filmin akan kareleri gib geçen anlar.

ışık

Zamanın seksenlerinde, günlerin akşamında, kışa yaklaşırken soğuk, oyun oynamayı bekleyen bir çocuktum ben. Sıcak ellerin, neşeli yüzlerin dokunuşunu bekledim büyüyen yüreğimde. Rutubetli odanın, acıları nem kokan ülkenin, akşamları sokağa çıkma yasağı başlayan caddelerin yalnızlığı vuruyordu emeklemeye başlayan bacaklarıma.

Annem sadece gelin geldiği evin değil, yüzyılların getirdiği geleneğin ağırlığını yaşıyordu, yaşamında, hiç oyun oynamamış bir kadının oğluyla oynamasını beklemek benim gibi bebeklikti. O kocasının hasta babasına bakıp, kocasının anasından öğrendiği yemekleri pişirmeyle dolduruyordu yüreğini. Babam sağda ve solda olmadan tam ortadan yürümeye çalışarak bulabiliyordu evin yolunu. Kapı açıldığında beklendik bir iş yorgunluğuna, beklendik bir akşam yemeği eşlik ediyordu. Oynanacak oyun yoktu, sininin kenarında sinmiş bekleyen bana.    

Beklendik bir akşamüstünün, beklendik çocuklarıydık biz, büyüdük üstümüze sinen ağır akşamlarla…    

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Annemin Mutfağı

En güzel zaman “Annemin Mutfağı”

Annemin mutfakta dalgınken koparmayı unuttuğu maarif takviminin yapraklarını kopardığım günleri anımsıyorum. Ve o takvimleri, o yılları… Babamın aralık ayında yeni yıla ait getirdiği yapraklı takvimi once odama alır uzun uzun incelerdim. Sevdiği yazarın yeni çıkmış kitabını eline almış çocuk gibi. Annemden arta kalan, biriken günlere ait sayfaları toplu bir şekilde koparmak ne büyük zevkti. Heyecanla takvim yapraklarının arkalarında varsa fıkraları okumak, o gün doğan erkek ve kız isimlerine bakmak geçmişten bugünlere düşen yapraklar gibi. Yıllar sonra çocukluğumuz arkamızda kalırken maarif takvimlerinin yerini, mahalle esnafının birleşerek küçük kutularda reklamlar verdiği, on iki ayın da bir arada bulunduğu büyükçe kartonlara basılmış takvimler aldı. Bizler salonda çok kanallı televizyonlarımızı izlerken yaşamın döngüsüne kapılan mutfakta da takvim değişmişti. Her ayın bir yaprakta yer aldığı, günlerinse şeffaf plasik şerit geçirilmiş kırmızı bir aparatın oynatılması ile ilerletilen yeni bir takvim vardı aramızda. Kağıtla, plastikle de olsa dijital çağa geçtiğimizin ilk göstergesiydi bu. Zamana vurulan ilk büyük darbe… İlk aylarda kırmızı şerit ilerletilerek günler sayılırdı. Sonra tembellik, kopmayan ay yaprakları, geçen baharlar ve geçen yaşam…

Evlerin mutfağında takvim köşeleri vardır. Annemin mutfağında mini fırının üstünde buzdolabının yanındaki duvardadır.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Bir Şehrin Cereyanından Gelenler

Ne bir rüzgar esişi ne de bir bahar kokusu, gece sadece kömür kokusuna gebeydi. Deniz dalgalarının boynu bükük, kendisi ile oynamayan çocukların yenilgisini içerler dalgalar sunuyorlardı körfeze. Her dalga gelişinde dudak büken çocuklar gibi büzüşüyordu karanlık mavi. Gece yıldızlarını gökyüzünden çekmiş uyku mahmurluğundaydı. Adam bu ağır manzaranın köşe başında beklerken buldu kendini. Bir sokak lambası altında kendi rolünün gelmesini bekliyordu. Sokak lambasından gelen voltaj düşüklüne bağlı cızırtı ile oyuna katıldı. Soğuğu bile yoğurtçu olan bu sonbahar akşamında, arabaların üstünde gecelemeye alışmış kedilerin umursamaz bakışları altında sokak boyu yürümeye başladı adam. Şakacı soğuğa inat ellerini cebine sokmadı. Adamın adımları her zamanki gibi anlamsız hızlıydı, yaşamda hiç geç kalmak istemedi, eski geç kalınmışlıkları ağır geliyordu yüreğine. Nereye gittiği bilinmez yürüyüşüne eşlik eden alnı ve kalbi yaralı bir yüzdü… Adam yürürken ne bir adım öncesini ne bir adım sonrasını düşünüyor, sadece her attığı adımının zevkini yaşıyordu. Bir adımda aldığı yolu içinde hissediyor, ellerinden kalbine ulaşan sıcak kanın gülümsemesi yüzüne vuruyordu. Adam başka bir sokak lambasının altına geldiğinde durdu. Şehir şebekesinin oyuna katılmasını bekliyordu, yeni bir voltaj dalgalanması ile adımını attı, her adımda aldığı zevki yeniden soluklarında hissetti….

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

S O L U K

Hızla üretilen ve hızla tüketilen bir dünyada yaşarken düşmemek için koşmaya devam ediyoruz. Bu koşturmaca içinde bize sunulanlarla, popüler kültürle besleniyoruz. Oysa yaşadığımız topraklarda can bulan bedenlerimiz, yüzyıllardır varolan suların birleştiği noktadadır. Bizler çoktandır noktalarda durmayı unuttuk. Yüzyıllardır sesle, nefesle, yağmurla sulanan bu toprakların birikimlerinin, koşmaya çalışırken ceplerimizdeki deliklerden yok olup gittiğinin farkına varamıyoruz. Zamana “es”lerini vermek bizim elimizde, sadece bir süreliğine durmak, derin bir soluk almak, geniş maviliklerinde gökyüzünün, günebakanlarla güneşi izlemek…

Birazdan dinleyeceğiniz türküler yüzyılların soluğunu içinize çekmeniz için,  koşmadan hazırlanmıştır. Şimdi zamana bir “es” verin ve derin bir soluk alın…

Köprü

Bağ

Sesten öte

Öte-beri

Yazgı

Kor

Köprü

İlmik

Yağmur

Nar

sandık

KAVUŞTAK

Nar kırmızsıydı gökyüzü

Erzurum’a kar geliyordu

Gece soğuğu sokakları tenhalaştırıyordu

Bir ses bizi bağlıyordu

Geçmişi geleceğe yaşatıyordu

Yeşildi batıya uzanan kapılar

Ağaçlı, karla kaplıydı yollar

İçimizi ısıtıyordu köprüler

Bir uzun hava göğe yükseliyordu

Gökyüzü sadece geceyi yaşıyordu

Nefesini tutuyordu toprak, uzundu gece

Bir “ah” yankılanıyordu, Palandöken’de

Gökyüzünde Ay’ın eli geceye dolanıyordu

Ayağında dal şalvarlı ay kız

Bir ses oluyordu

Sessizliğe inat…

Geceye güneş yakıyordu…

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın